SPK’nın ihmali varsa, bunun bedelini neden yatırımcılar tek başına ödesin?
Fon krizinde asıl soru yalnızca paranın nasıl kaybedildiği değil; riskler önceden biliniyor muydu, denetim görevleri gereği gibi yerine getirildi mi ve zarar önlenebilir miydi?
Hukuki sorumluluk tam da burada başlıyor. 🧵
Önce SPK’nın kendi açıklamasına bakalım.
SPK, belirli fonların fiili dolaşımı düşük hisselerde ekonomik gerçeklerle ve şirketlerin temel finansal göstergeleriyle açıklanamayan fiyat hareketlerine neden olduğunu 2025’in son çeyreğinde gözlemlediğini açıkladı.
Bu, kurumun kendi beyanı.
SPK’nın açıklamasına göre 2 Aralık 2025’te Finansal İstikrar Komitesi’nde konu gündeme geldi. 3 Aralık’ta SPK bünyesinde çalışma grubu oluşturuldu.
Nitelikli yatırımcı sınırı 18 Aralık 2025’te 1 milyon TL’den 10 milyon TL’ye çıkarıldı.
28 Ağustos 2026’da kapsamlı rehber yayımlandı.
SPK; Borsa İstanbul, Takasbank, MKK ve sektör temsilcileriyle görüşmeler yapıldığını, TEFAS düzenlemelerinin de bu süreçte değiştirildiğini söylüyor.
Elbette düzenleme hazırlamak zaman alabilir. Ancak kritik soru şu: Bu süreçte mevcut yetkilerle olası riskler daha erken önlenebilir miydi?
Kamuoyuna yansıyan iddialar arasında, Borsa İstanbul’un şüpheli fonlar hakkında SPK’yı 2025’ten itibaren 130 kez uyardığı da var.
SPK ise 6 Ekim 2026 tarihli açıklamasında bu sayının gerçeği yansıtmadığını belirtti.
Bu nedenle 130 uyarı iddiasını kesinleşmiş gerçek gibi sunamayız. Fakat bildirimlerin asılları, tarihleri ve nasıl değerlendirildikleri açıklığa kavuşturulmalıdır.
Ayrıca tera fonlarında bağımsız denetmen raporlarında özellikle risk makyajlaması yapıldığı, şirketin likidite sorunu olmadığına ilişkin hatalı tespitlerin bulunduğu da belirtilmektedir.
Bir diğer önemli gelişme: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül hakkında görevi kötüye kullanma iddiasıyla soruşturma yürütülebilmesi için Hazine ve Maliye Bakanlığından izin talep ettiği bildirildi.
Bu, suçun işlendiğinin kanıtı değildir. Ancak denetim ve gözetim sorumluluğunun ciddi biçimde incelenmesini gerektiren bir gelişmedir.
Peki SPK’nın, dolayısıyla devletin hukuki sorumluluğu doğabilir mi?
Evet, hukuken mümkün.
Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı gidermekle yükümlüdür.
SPK’nın denetim görevini gereği gibi yerine getirmemesi veya gerekli müdahaleyi hukuka aykırı biçimde geciktirmesi bir hizmet kusuru oluşturabilir.
Ancak bunun için yalnızca “SPK geç kaldı” demek yetmez.
Hukuki sorumluluk bakımından temel olarak şu unsurlar araştırılmalıdır:
- SPK’nın somut olayda yerine getirmesi gereken bir görev ve yetkisi var mıydı?
- Denetim veya müdahale bakımından kusurlu bir ihmal ya da gecikme var mıydı?
- Yatırımcının zararı ile idarenin kusuru arasında uygun nedensellik bağı var mı?
En önemli meselelerden biri nedensellik bağıdır.
Yatırımcı, yalnızca fonunun değer kaybettiğini göstermekle yetinemez. SPK’nın hukuka aykırı ihmali olmasaydı zararın önlenebileceği veya azaltılabileceği somut verilerle ortaya konulmalıdır.
Piyasa riski ile idarenin hizmet kusurundan kaynaklanan zarar birbirinden ayrılmalıdır.
Özellikle bu fonlara son aylarda çok sayıda küçük yatırımcının girmesi, konunun yalnızca sınırlı sayıda profesyonel yatırımcıyı ilgilendiren bir risk olmaktan çıktığını gösteriyor. Bu yatırımcıların önemli bir bölümü, fonların taşıdığı yoğunlaşma ve likidite risklerini tam olarak değerlendirebilecek bilgi ve imkâna sahip olmayabilir.
Buna ek olarak, bazı fonzedelerin gerekli şartları taşımamalarına rağmen nitelikli yatırımcı sınıfına alınması ve bu nedenle serbest fonlara yönlendirilmesi de sistemden kaynaklanan bir sorun olabilir. Nitelikli yatırımcı sınırının 1 milyon TL’den 10 milyon TL’ye çıkarılması sürecinin sağlıklı biçimde denetlenmemesi, bu konuda gerekli uygulamaların zamanında hayata geçirilemediğini de gösterebilir.
Sonuç olarak: Bazı hisselerde yüzde 96’ya varan fon yoğunlaşmasının bulunduğu bir ortamda SPK’nın acil ve etkili önlemler alması gerekirdi.
Fonlar üzerinden yapılan manipülasyon iddialarının Aralık 2025’ten önce de gündeme geldiği ve SPK’ya bu konuda şikâyetler yapıldığı açıkça ortaya konulursa, kurumun zamanında müdahale edip etmediği sorusu daha da önem kazanacaktır.
Eski SPK Başkanı hakkında görevi kötüye kullanma suçundan soruşturma izni istenmesi de bu açıdan önemli bir gelişmedir. Bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, SPK’nın ve dolayısıyla devletin sorumluluğu konusunda ciddi hukuki tezler bulunmaktadır.
Ancak soruşturma aşamasında elde edilecek bilgi ve belgeler, hizmet kusurunun değerlendirilmesini doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle kesin hüküm vermeden, tüm verilerin ortaya çıkmasını beklemek gerekir.
Fonzedelerin risk almış olması, tek başına tüm sonuçlara katlanmaları gerektiği anlamına gelmez. Yatırım riski ile kamu otoritesinin olası hizmet kusurundan doğan zarar birbirinden ayrılmalıdır. Yatırımcıların piyasa riskini üstlenmiş olması, denetim görevlerinin gereği gibi yerine getirilmediği iddiasının incelenmesine veya somut bir hizmet kusuru ve nedensellik bağı ortaya konulması hâlinde tazminat talep edilmesine engel değildir.